 KOMUTAN CHE -1- «Nereye gidersem gideyim, Kübalı bir devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağım.» Bu sözleri Ernesto Che Guevara, 1965 yılı başlarında, Fidel Castro'ya gönderdiği veda mektubunda yazıyordu. İki buçuk yıl kadar sonra, 8 Ekim 1967'de, Che Guevara yaralı olarak, Bolivya askeri birliklerince tutsak alındı. Bolivya'da, komuta ettiği küçük gerilla birimi tuzağa düşürülmüştü. Ertesi gün, Bolivya yüksek komuta merkezinin ve CIA'nın emriyle, Che'yi tutsak edenler onu katlettiler. Bu olay, Küba devriminin düşmanı karşı - devrimciler tarafından sevinçle karşılandı. Bunu, tüm Latin Amerika kıtasında ve dünyanın her yerinde Küba Devriminin etkisinin azalacağına işaret sayıyorlardı. Ama, Fidel Castro, 18 Ekimde 1967'de, Che'nin öldürülmesinden birkaç gün sonra Havana'nın Devrim Meydanında toplanan yüz binlerce Kübalıya şöyle dedi: «Zafer hayalleri kuranlar aldanıyorlar. Bu ölümün, onun düşüncelerinin sonu, taktiklerinin, gerilla kavramının, teorisinin bitimi olduğunu düşünenler çok yanılıyorlar.» Ölümünden beri geçen yirmi yılı aşkın süre içinde, tüm dünyada Che Guevara imajı giderek büyüyüp evrenselleşti. Kahraman gerilla savaşçısının simgesi haline gelen portresi, dünyanın her yerinde ün kazandı, ilk bakışta tanınır oldu. Küba Devrimiyle organik bağı, Fidel Castro ile on yıldan fazla bir süre omuz omuza çalışması, emekçi Küba halkına marksist eğitimci olarak katkısı, 1965'te Küba Komünist Partisi'ne dönüşen işçi sınıfı örgütünün en önde gelen önderlerinden biri sıfatıyla yaptığı çalışmalar, ablukaya alınan ve ABD emperyalizminin saldırılarına uğrayan, geri bıraktırılmış bir ülkenin ekonomik gelişimini yönetmenin getirdiği sorunlarla yorulmak nedir bilmeksizin canla başla uğraşması, Küba Devriminden alınan dersleri Asya, Afrika ve Latin Amerika halklarının yararına genelleştirmede gösterdiği ustalık hiçbir zaman unutulmadı. Ernesto Guevara, 14 Haziran 1928'de, Arjantin'in Buenos Aires'ten sonra en büyük kenti olan Rosario de la Fé'de doğmuştu. Kendisi gibi Ernesto adını taşıyan babası, aslen İrlandalı, hareketli bir hayat yaşamaktan hoşlanan, çalışkan, eli açık bir kişiydi. Gemi inşaatçılığından ve mate (*) yetiştiriciliğinden küçük servetler yapmış, fakat hepsini saçıp savurmuştu. Çiftçilikle, emlak alım satımıyla uğraştı ve en sonunda mimarlık diploması bile olmaksızın mimarlık-müteahhitlikte karar kıldı. Çok geniş düşünceli, liberal bir insandı. Beş çocuğundan hiçbirine katı bir yaşam çizgisi yada inanç aşılamaya kalkışmadı. Soyu sopuyla pek övünürdü, bunların bir dalı, Arjantin'e ilk gelen İspanyol soylularından olan Viceroy Liniers'e dek dayanıyordu. (*) Mate: Yeşil renkli, acı bir çay. Arjantinliler, Uruguaylılar ve Paraguaylılar bu çayı gümüş yada tahta oval bir maşrapadan, yine aynı maddeden yapılmış çubukla, sıcak yada soğuk içerler. Che, mateyi severdi. Küba kahvesine alıştıktan sonra bile içmeye devam etti. Guevara'nın atalarından bir diğeri de, Juan Antonio Guevara idi. Juan, Manuel Roasas'ın diktatörlüğüne karşı mücadele etmiş, 1850'de kaçıp ABD'ye sığınmış, Kaliforniya'ya yerleşip Meksikalı genç ve güzel bir kadın olan Concepcion Castro ile evlenmişti. ABD vatandaşı olarak doğan oğlu, Kaliforniyalı Elizabeth Victoria Lynch adlı bir genç kızla evlenmiş, Amerikalı genç çift sonradan Arjantin'e gitmişti. Oğulları Ernesto Guevara Lynch (Che'nin babası) orada dünyaya geldi. Che'nin annesi, Celia de la Serna, İspanyol asıllı, soylu bir aileden gelmeydi. Yaşlandığında inanmış bir marksist olmakla birlikte, 1965'te ölünceye dek soyadının başındaki «de» ekinden hep gurur duymuştu. İradeli, coşkun mizaçlı bir kadındı, «yerli sermaye ve yankee sömürüsü yüzünden ezilenleri» savunmak için her an siyasi tartışmalara girmekten çekinmezdi. Celia, evlatlarının içlerinden geldiği biçimde yaşamalarını ister, ama yine de Amerika kıtasının liberal geleneklerine uygun biçimde, «saygın» mesleklere yönelmeleri için onlara rehberlik ederdi. Köken ve huy bakımından birbirine uygun olmakla birlikte, büyük Ernesto ve Celia sürekli tartışır, anlaşmazlıklarını çocuklarından gizlemeye çalışmazlardı. Evlilikleri, sonunda başarısızlığa uğradı. Hayatlarının son yıllarını karı-koca olarak yaşamadılar. Ama, çocukları, herşeye karşın anne-babalarına hayrandılar. Belki de bunun nedeni, onların hiçbir zaman para ve mevki gibi küçük hırslar peşinde koşmayıp, sürekli olarak insanın değeri, çalışmaları ve davranışları konusunda tartışmalarıydı. Guevara çifti, ömürleri boyunca çok yolculuk yapıp ülkeyi dolaştı. İlk çocukları doğduğunda, rastlantı sonucu Rosario'da bulunuyorlardı. Baba Ernesto bu olayı şöyle anlatır: «Misiones Bölgesinde mate yetiştiriciliği işinde çalışıyordum. Eşimle iş için Rosario'ya gelmiştik. Çocuğu, öteki ayın sonundan önce beklemiyorduk, ama karım birden sancılandı. Onu hastaneye götürdük. "Ernestito" erken doğmuştu, hasta ve çelimsiz bir bebekti.» Ardından, dört çocukları daha dünyaya geldi: Che'den iki yaş küçük Celia, üç yaş küçük Roberto (bugün ünlü bir avukat), dört yaş küçük Anna Maria ve onüç yaş farkla Juan Martin. Ernesto'nun doğduktan onbeş gün sonra akciğerleri iltihaplanmıştı. 1930 yılının Mayısında, annesiyle birlikte nehirde banyo yaparken ilk kez astım krizine yakalandı. Che'nin yaşamının ilk onsekiz ayı Misiones'te geçmişti. Sonra, Guevara'lar mate işini bırakıp Buenos Aires'e gittiler. Burada, baba Guevara gemi inşaatçılığında çalışmaya başladı. Bir başka önemli görevi daha vardı: Hasta çocuğunu, güçlü-kuvvetli bir genç olarak yetiştirmeyi üzerine almıştı. Çocuğu giydirmeden, soğuk havada balkona çıkarıyor, güneşte onunla oturuyor, soğuk banyolar yaptırıyordu. Küçük Ernesto biraz kuvvetlendi, ama hep öksürüyordu, kısa sürede hastalığı müzminleşip şiddetli bir astıma dönüştü. Doktorlar, Buenos Aires'in nemli havasının astıma iyi gelmediğini söylediler. Bunun üzerine, 1930 yılında, baba Guevara tersanedeki payını satıp, ailece Cordoba'ya taşınmaya karar verdi. Che dört yaşındayken, Alta Gracia'nın yüksek, sağlıklı iklime sahip turistik bir yeri olan Cordoba'ya yerleştiler. «Oraya gitmemizin nedeni, Ernesto'nun iyileşmesini istememizdi,» diyordu babası, «Ama, benim için yapılacak iş yoktu, ben de bir kitaplık kurdum. Güzel bir hayat yaşadık. Bütün zamanımı oğlumla geçiriyordum. Birlikte ava çıkıyor, yüzmeye gidiyorduk, futbol ve rugbi oynuyorduk. Yazın, her gün en az üç saat yüzme havuzunda kalmasına dikkat ediyordum, göğüs kaslarının gevşemesi, rahat soluk alması için bu gerekliydi.» Ernesto'nun çocukluk arkadaşlarından biri, Alta Gracia'nın iki mahalleden oluştuğunu, Yukarı ve Aşağı Alta Gracia diye adlandırıldığını hatırlıyor. «Yukarı mahallede, birbirine benzer malikaneler yer alıyordu. Bunları, İngiliz demiryolu şirketi kendi görevlileri için yaptırmıştı. Guevara'lar, bu mahallede tüm evlerin birbirinin aynı olduğu ana cadde üzerinde, Villa Nidia adlı bir evde yaşardı.» Guevara'ların oturduğu ev bugün Alta Gracia Golf Kulübüdür. Che'nin çocukluğunda da, orada golf oynanırdı ve küçük Ernestito oldukça iyi bir oyuncuydu. Alta Gracia'da toplumsal yaşam da canlıydı. «Evimiz tüm çocuklara açıktı,» diyordu babası. «Ernesto, arkadaşlarının ailesi kimlerdir diye hiç bakmazdı, kasap, fırıncı, hepsi bize gelip giderdi. Misafir ağırlamayı severdik.» Alta Gracia'da geçirdiği yıllar, Ernesto'yu çok değiştirdi. Babası, konuklarına iki fotoğraf göstermeyi severdi: Birinde, Che dört yaşında, kolları, bacakları değnek gibi, ötekinde Che ondördünde güçlü, sağlam yapılı, kendine güvenen bir genç. «Görünüşüne bir bakın,» derdi babası «Cordoba'nın güzel havasına borçluyuz bunu. Bir de, benim tüm zamanımı onunla geçirmem fayda verdi. Ava çıktığımızda sapanını yanına alırdı. Sapanla da iyi atış yapardı.» Che, büyüdükçe sağlığının bozukluğunu irade gücüyle yenmesini bildi. Çeşitli sporlar yapıyor, özellikle futbol ve rugbi oynuyordu. Kendisini lider sayan bir arkadaş grubu vardı. Babası onu, bağ bozumunda çalışmak gibi küçük işler yapmaya özendiriyordu. Bu işlerde, oğlunun para kazanmak için değil, köylülerle yakınlaşmak ve Arjantin'de yoksul sınıfların nasıl yaşadığını öğrenmek için çalışmasını istiyordu. Güneşlendiği yada geçici bir işte çalıştığı zamanların dışında Che, babasıyla birlikte kırlarda gezerdi. Astım krizi yüzünden yatağa düşünce, durmadan okur, yaşlı adamla siyaset ve toplumsal sorunlar konusunda konuşurdu. Guevara'ların evinde üçbinden fazla kitap vardı. Che sosyolojiden felsefeye, matematiğe ve mühendisliğe kadar herşeyle ilgilenirdi. Yalnız din ve askerlik konusundaki kitapları pek okumazdı. Che, babası gibi katolik mezhebindendi, ama katolikliğe hiç ilgi duymazdı. Babası kilisenin «sömürücü niteliğini» ısrarla vurgular, «İsa, yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük insandı, ama kilise onun öğretisini çarpıttı. Kilise, Yahudilerin icat ettiği ve İtalyanların işlettiği, dünyanın en büyük işyeridir,» derdi. Che'nin yakın arkadaşlarından José Aguilar, çocukluk günlerini hatırlıyor: «O günlerde çok okuyorduk. Benim en sevdiğim yazarlar Jules Verne ve Aleksandre Dumas idi. Doktor olan babam, Che'nin daha onüç yaşında Freud'u okuduğunu görünce çok şaşırmıştı. Che, annesinden öğrendiği fransızcayı sever ve iyi konuşurdu. Fransızca öğretmeni var mıydı, hatırlamıyorum, fakat fransızca şiirler öğrenmişti, bütün gün bunları yüksek sesle okurdu. Che, tüm yaşamı boyunca, şiiri sevdi, belirli bir anda şiir yazmayı ciddi biçimde düşünmeye başladı. 1956'da yazdığı, ‘Fidel'e Şarkı’ onun en iyi şiiri sayılır.» Aguilar, Che'nin Pablo Neruda'nın şiirlerini çok sevdiğini, onun İspanya İçsavaşıyla ilgili şiirini sık sık söylediğini hatırlıyor. Şu mısralar Aguilar'ın iyice aklında kalmış: «...Yalandı, acı gerçek bu yalandan kaynaklandı, ayak sesleri, yok olan Madrit'te yankılanıyordu...» Che, şiir kadar resim yapmayı da seviyordu. 1942 yılında mektupla resim kurslarına yazılmıştı. Astımı yüzünden, yedi yaşına gelene kadar Alta Gracia'daki ilkokula başlayamadı. Celia Guevara, yerel Eğitim Müdürlüğünden büyük oğlunu okula göndermediği için uyarı aldı. «İlgilenmelerine sevinmiştim, ama astımı nedeniyle okula gidemezdi. Ancak ikinci ve üçüncü sınıftayken Cordoba'daki Dean Funes Ulusal Kolejine düzenli olarak devam etmeye başladı. Dördüncü ve beşinci sınıflarda devamsızlık yaptı. Okuma-yazmasına ben yardım ediyordum, daha sonraları erkek ve kız kardeşleri ders notlarını yazdılar, ev ödevlerini yapmasında yardımcı oldular, böylece her zaman en başarılı öğrencilerden biri olarak okulu bitirdi.» Çok iyi bir öğrenci olmanın yanı sıra, eylemci yönü de yavaş yavaş beliriyordu. Onbir yaşındayken ilk siyasi olayını yaşadı. Aydınlatma ve elektrik işçileri tüm bölgede grev yapmıştı. Che, arkadaşlarını toplayıp bir gecede kentin tüm sokak lambalarını taşla kırdı. Che'nin bir başka yönü, olağanüstü duygulu oluşuydu. Evde besledikleri köpek ihtiyarlayıp öldüğünde çok gözyaşı dökmüştü. Arkadaşlarını bir araya getirip bir cenaze töreni düzenlemiş, kabaca çakılmış tahta tabutu tüm kentte dolaştırıp sonra boş bir arsada, hıçkırıklar arasında, yürek paralayıcı bir konuşmanın ardından toprağa vermişlerdi. Che'nin hayvan sevgisi, büyüdükten sonra da devam etti. Örneğin, tıp fakültesinin son sınıfındayken, komşularının karşı çıkmalarına rağmen, çatıda kalan kanadı kırık bir serçeyi kurtarmak için hayatını tehlikeye atmıştı. 1941'de, Guevara'lar, Alta Gracia'dan Cordoba'ya taşındılar. Cordoba, aynı adı taşıyan bölgenin merkeziydi. Orada, "pelado" yani "tıraşlı" dedikleri, çünkü saçlarını kıpkısa kestiren ve kılığına dikkat etmediği için "el chancho" (derbeder) diye ad taktıkları Ernestito, burada resmi liseye yazıldı. Okulun başlamasından önceki yaz babasına: «Geziye çıkıp bir şeyler görmek istiyorum. Arjantin'i dolaşacağım, üç ay sonra dönüp okula başlarım» dedi. Babası, çocuk daha onüç yaşında olduğu halde karşı çıkmadığını hatırlardı: «Gitsin, gezsin, görsün, herşeyi denesin, tanısın, keşfetsin diye onu serbest bıraktım, çünkü, ancak böylelikle erkek olabilirdi.» Che, yaptığı pek çok gezinin ilkine çıktı. Bisikletinin arkasına küçük bir motor taktırdı, eski deriden rüzgarlık ceketini giydi, mate maşrapasıyla çaydanlığını sırt çantasına yerleştirdi ve cebinde 25 pezoyla (o gün için yaklaşık 5 dolar) "herşeyi denemek üzere" yola koyuldu. Astım nöbetine yakalandığında, yol kenarında durup dinleniyordu. Ağaçların altında uyuyor, parasız kalınca tarlalarda rençperlik yapıyordu. Bazen bütün gün aç kaldığı oluyordu, ama yine de tüm Kuzey Arjantin'i dolaştı ve okul zamanı evine döndü. Lisedeki öğretmenlerinden Diaz Vidal, onun her fırsatta katolik kilisesine karşı çıktığını, marksist düşünceler taşıdığını, giyimine kuşamına özen göstermediğini, sınıf arkadaşları arasında, sol çevrenin lideri olduğunu söylerdi. Bir başka öğretmeni, Alfredo Puyrredon ise şunları anlatırdı: «Yaşından çok daha büyük gösterir, yetişkin gibi dururdu. Belirgin bir kişiliğe sahipti, ince duyguluydu, disiplin altına girmekten pek hoşlanmazdı, fakat olağanüstü olgundu.» O sıralarda, Guevara ailesinin şansı tersine döndü. Artık iyi bir hayat yaşamaya güçleri yetmiyordu. Küçük bir eve taşındılar, Che fazla para harcayamıyordu. Lisede okurken, kendi masraflarını çıkarmak için işe girip çalışıyordu. Bu işlerden birinde, durup dururken parlak bir başarı kazandı. Arkadaşı José Aguilar anlatıyor: «Che, kendi kendine bir felsefe sözlüğü yazıyordu. Bir gün, çalıştığı işyerinde, öğle paydosunda sözlüğü üzerinde çalışırken, işveren çıkageldi. Mesai saatleri dışında, Che'den başka çalışan yoktu. İşveren, bilinçli davranışından dolayı onu kutladı ve terfi ettirdi. Oysa o anda, Che patronu için değil, kendisi için çalışıyordu.» Çalışmak zorunda olduğu halde eğitimini yarım bırakmadı, her zaman iyi bir öğrenciydi, okulunu zamanında bitirdi. Bu sırada, Senyor Guevara, Alta Gracia'da İspanya Cumhuriyetini Destekleme Komitesi kurmuş, İspanya'daki içsavaş'tan sonra Arjantin'e gelen İspanyol sığınmacıları örgütlemiş, siyasi hayatta çok etkin duruma gelmişti. Oğlu da, siyasi çalışmalara başladı. Milliyetçi gençlerden oluşan Comando Civico Revolucionario Manteagudo adlı gruba katıldı. Latin Amerika'da, milliyetçilik devrimci nitelikteydi. Bu gençler, sokak gösterileri düzenleyerek Juan Peron'a karşı mücadele ediyorlardı. Ayrıca Che, fırsat buldukça yürüyüşlere, gezilere çıkıyordu. İçinde bir spor tutkusu gelişmişti, bu da fiziksel zayıflığına karşı koymanın bir yoluydu. 1947'de, ondokuz yaşındayken, tıp öğrencisi olarak Buenos Aires Üniversitesi'ne girdi. Babası mühendis olmasını, inşaatçılık işlerinde kendisine yardım etmesini istemişti. Fakat Che, alerjik hastalıklar uzmanı olmak, kendi hastalığının nedenini anlamak ve alerjisini tedavi etmek istiyordu. Doktor olmaya karar vermesinin bir başka nedeni de, 1945 yılının Mart ayında büyükannesinin kanserden ölmesiydi. Che, onun hastalığına çare bulmaya ne çok uğraşmıştı. Öğrenimini sürdürüyor, geçici işlerde çalışıyor, Arjantin bandıralı yük gemilerinde hastabakıcılık, belediyeye bağlı sağlık kurumlarında stajyerlik, gece bekçiliği, aşırı milliyetçi bir dergide yazarlık, inşaat şirketlerinde işçilik yapıyordu. Bu sırada, hastayken tanıştığı Profesör Salvador Pisani'nin kurduğu tedavi merkezinin patoloji laboratuarında da çalışmıştı. O yıllarda, annesiyle babası ayrılmışlardı. Che, annesiyle kaldı, onun sayesinde, Arjantin'in birçok ünlü, aydın marksistiyle tanıştı. Yine de, Che milliyetçi olarak kaldı. Peron'a karşı birçok sokak gösterisine katıldı. Üniversite öğrencilerinin örgütü olan Centro Reformista'da çalışıyordu. San Ysidro Rugbi takımında oynuyor ve oyunun ortasında, kenarda bekleyen arkadaşının yanına koşup ilacını alıyordu. Güçlülüğüyle, zor işlerde kazandığı başarılarla, sağlamlığıyla babasının gözüne girmişti: «Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmaz, hastalığına yenilmezdi,» diyordu babası. Che, altı yıllık eğitimi üç yılda tamamladı, altı ayda oniki önemli sınavdan geçti ve bu sırada üst üste kırkbeş kez ciddi astım nöbeti geçirdi. Teyzesi, onun durumunu şöyle anlatırdı: «Rahatça soluk alabilmek için yere uzanır, yattığı yerden konuşur yada kitap okurdu. Ama, halinden hiç şikayet etmezdi. Bu, onun savaşıydı.» Üniversite yıllarında, yaz tatillerinde, yük gemilerinde hastabakıcılık yaparken, Arjantin'in tüm limanlarını dolaşmıştı. 1950'de kendisi için bir iş kurmak istedi. Böcek öldürücü, Gammexane temeline dayalı bir karışım bulmuştu. Vendaval adıyla patentini alıp eski bir garajda ilacı imal etmeye başladı. Hemen hemen hiç sermayesi yoktu, çünkü babasının arkadaşlarından para yardımı kabul etmek istemiyordu. «Sizin gibi zengin kapitalist domuzlar için para kazanacak değilim,» diyordu. Sonunda, iflas etti. İş hayatındaki bu başarısızlığından sonra Che, Latin Amerika kıtasını daha yakından tanımak istedi. Tıp öğrenimine ara verip, bugün büyük bir cüzam ve biyokimya uzmanı olan Alberto Granados'la birlikte, motosikletle yola çıktı. Şimdi Küba'da yaşayan Granados, 1941'de, Che lise öğrencisiyken tanışmalarını şöyle anlatıyor: «Tüm Cordobalı öğrenciler birleşip üniversite kampuslarındaki yolsuzluklara karşı grev yapmıştık. Tutuklanıp Merkez Polis Komiserliğine götürüldüm. Daha doğrusu kaçırıldım, çünkü yargılanmam söz konusu değildi. Kardeşim Thomas'dan, bana yiyecek getirmesini istedim. Hapiste, bize yiyecek hiçbir şey vermiyorlardı. Bir gün Thomas, yanında bir arkadaşıyla geldi, bu Ernesto Guevara idi. Onlara, tüm lise öğrencilerinin sokak gösterileri yapmasını, böylece halkın bizim kaçırılıp yargılanmaksızın burada tutulduğumuzu öğreneceğini söyledim. Genç Guevara'nın cevabı beni şaşırttı: ‘Yararı yok, Alberto. Sokaklara dökülürsek, olsa olsa polisten dayak yeriz. Yararı yok. Bana bir tüfek ver, bu dediğini yapayım.’"» Granados sözlerini şöyle sürdürüyor: «1945'te, cüzam hastanesinde biyokimyacıydım. Burası Cordoba'dan 180 km, Buenos Aires'ten 1000 km uzaklıktaydı. Ernesto birçok kez ziyaretime geldi. Aralık imtihanlarından sonra, başkentte kalıp Mart sınavları için konuları gözden geçireceğine, sırt çantasını yerleştirdi, motosikletine bindi, bazen de yaya olarak ülkenin birçok yerini gezdi. Yolculuklarına her zaman benim çalıştığım hastanede kısa bir molayı eklerdi. Öğrenci arkadaşlarına şöyle demişti: 'Siz burada kalıp önünüzdeki üç sınav için hazırlanırken, ben Santa Fé, Kuzey Cardoba ve Doğu Mendoza'yı gezeceğim, yol boyunca derslerimi de çalışıp sınavları sizinle birlikte vereceğim.' Bu dediğini yaptı elbette, çok daha güç işler de başardı...» 1951 Aralığında iki arkadaş, motosikletle yola koyulup Güney Arjantin'i ve tüm Latin Amerika'yı gezmeye çıktılar. And dağlarını aşarken motosikletleri bozuldu. Yola bazen yayan, bazen kamyonla devam ettiler. Bakır madenlerinde işçi olarak çalışıyor, traktör sürücülüğü, hamallık, denizcilik, doktorluk ve bulaşıkçılık yaparak para kazanıyorlardı. Bu geziyle ilgili olarak, yol arkadaşı Alberto Granados şunları anlatıyordu: «Ceplerimizde beş kuruş olmadan yolculuk ederken, Chuquicamata'da, Braden Company madencilik şirketinin kapılarına kadar varmıştık. Braden ve hizmetindekiler, 1952 yılı başlarında, ayağında asker botlarıyla nöbetçi kulübesinde uyuyan bekçinin Ernesto Che Guevara olduğunu hiçbir zaman öğrenemediler. Birçok geçici iş arasında bekçilik bile yapmıştı.» 6 Ocak 1952'de, Mar del Plata'nın yüz kilometre uzağındaki Villa Gessell'e vardılar, oradan ülkenin güneyine doğru yollarına devam ettiler. Miramar, Necochea ve Bahia Blanca'yı gezdiler. 21 Ocak 1952'de, Bahia Blanca'dan And Sıradağlarına doğru yola çıktılar. Rio Colorado'da, Ernesto şiddetli bir astım krizine yakalandı. Kaldırıldığı Choele Hastanesinde ona ilk kez penisilin tedavisi uygulandı. İyileştikten sonra, motosikletle Cipolletti, Piedra del Aguila, Neuquen ve San Martin yönünde yolculuklarına devam ettiler. Tepeleri aşıyor, göl kıyılarını dolaşıyorlardı. Hermoso, Villorino, Torrentoso, Faulkner, Espejo Grande, Nahuel Huapi ve Mariquina göllerinin etrafını gezip Bariloche, Puerto Blest ve Puerto Allegre'ye vardılar. Laguna Fria noktasında, Şili sınırını aştılar. Şili'ye ayak bastıkları gün, takvimler 10 Şubat 1952'yi gösteriyordu. Motosikletlerini büyük bir kayığa yükleyip Esmeralda gölünü boydan boya geçtiler. Petrhue'de karaya çıktıklarında motosiklette yorgunluk belirtileri başlamıştı (2600 km'ye varıyordu katettikleri yol). Yolculuklarını kamyon üzerinde sürdürdüler. Böylece Osorno ve Valdivia kasabalarına vardılar. 15 Şubat 1952'de motosikletlerini iyi kötü onarıp yeniden yollara düştüler, bu kez Temuco'ya vardılar. 19 Şubat'ta, yerel günlük gazete olan Diario Austral ikinci sayfasında iki arkadaşla ilgili bir makale yayınladı. Burada, onlar cüzam uzmanı doktorlar olarak tanıtılıyordu. Kuzeye doğru yollarına devam ettiler ve sekizyüz kilometre uzaklıktaki Santiago'ya vardılar. Motosikletleri ciddi biçimde arızalandı, Lautaro'ya kadar küçük bir furgon vagonuyla gittiler. Motorları onarıldığında Malleco yönünde yeniden yola düşüp Güney Amerika'nın en yüksek demiryolu köprüsünü aştılar. Motosiklet yine bozuldu, bir kamyon onları Collipulli'ye bıraktı. Motosikletle kısa bir yol aldıktan sonra, bir başka kamyon iki yolcuyu Mulchen'e bıraktı. Sonra yollarına otostopla devam ettiler. 1 Mart 1952'de Şili'nin Santiago kentine vardılar. Ernesto astımdan çok çekiyordu, üstelik de parasızdı. Güç bela Valparaiso'ya doğru hareket ettiler. 8 Mart 1952'de, bir gemiye binip kuzey yönünde denize açıldılar. Antofagasta'ya giden San Antonio gemisi, onları kaçak yolcu olarak bordasına almıştı. Ernesto'nun çok şiddetli astım krizleri yüzünden, deniz yolculuğunu yeğlemişlerdi, ama bu da olanaksızlıklar nedeniyle uzun sürmedi, Chuquicamata'ya kadar kamyonla gittiler. 12 Mart 1952. Alberto Granados'un günlüğünden: «Bu kasabanın (Baquedano) otellerinden birinde, bizi Chuquicamata'ya götürecek kamyonu beklerken anılarımı yazıyorum.» Ama, yetkili makamlar, onların madenleri ziyaretini yasaklamıştı. Bir kamyonun arkasında gizlenerek Laguna ve Iquique'ye doğru tırmandılar. Iquique'den, Şili'nin en kuzeydeki limanı, Peru sınırından 10 km uzaklıktaki Arica'ya vardılar. Buz gibi soğukta, gece yaya yürüdüler, ta ki sivil muhafızlara ait bir kamyon onları alıncaya kadar. Tacna'dan, Tarata ve Estetique'ye geçtiler. Tamara yaylasını boydan boya aştılar. Bir kamyon onları Llave'ye, bir başka kamyon 4000 m. yükseklikte, dünyanın en yüksek gölü Titicaca'nın kıyısındaki bir göl limanına, Puno'ya bıraktı. Oradan, kuzeye yöneldiler: Juliaca, Ayaviri, Sicuani ve Cuzco. Cuzco'da eğitimini Arjantin'de yapmış olan Dr. Hermosa onları kanadı altına aldı, barınak sağladı ve Ollantaitambo'ya ve İnka ören yerlerine gezmeye götürdü. 5 Nisan 1952 günü Machu Pichu'ya bir tren yolculuğu yaptılar. Bu eski İnka başkentinde, büyük toprak sahipleri, büyük şirketler ve onların emrindekiler tarafından aşağılanan ve sömürülen yerli halkın, kendilerine yiyecek yerine verilen koka yüzünden nasıl kavgacı ve saldırgan hale getirildiğini gördüler. "Bir gün," diyordu Granados, «And'larda bir işçi birliği yaratmaktan söz ediyordum. Hükümeti devirecek, bu yoksul halk için devrim yapacaktık. Ernesto'nun gülümsediğini hatırlıyorum. 'Bir el bile ateş etmeden devrim yapacağına mı inanıyorsun sen? Deli misin, nesin?'» İki arkadaş, Machu Pichu'da, Husina Pichuc kalesinin yıkıntılarını gezdiler. Sonra yine Cusco'ya dönüp, Lima'ya geçiş gününü beklemek için birkaç gün orada kaldılar. Cusco'dan ayrılışları 10 Nisan 1952 gününe rastladı. Abancay ile Huancarama'dan geçtiler. Ernesto hastaydı, acısı çoktu, adrenalin enjeksiyonu sırasında ağır bir anafilaktik şok geçirmişti. Huambo cüzam kolonisine doğru güç bir yolculuk yapıyorlardı. Oradan Huanca’ya ve Ayacucho'ya geçtiler. Kamyonla birçok yer dolaştılar: Mercedes, San Luis, Ocsapampa, Ramon, Tarma... 31 Nisan 1952 günü Lima'ya vardılar. Burada, dünyaca ünlü cüzam uzmanı doktor Pesce ile tanıştılar. Doktor Pesce onları üç hafta yanında misafir etti. 18 Mayıs'ta Lima'dan ayrılıp San Pablo cüzamlılar kolonisine doğru yola koyuldular. Lima civarındaki dağlarda, bindikleri kamyon kazaya uğradı. Bu yüzden, sağanak halinde yağan yağmur altında, yollarına yaya devam etmek zorunda kaldılar. Peru'nun dağlık bölgelerini aştıktan sonra, Amazon ormanlarının tam ortasında, Ucayali nehri kıyısındaki Pucalpa nehir limanına vardılar. La Tenepa adlı gemiyle Ucayali, Maranon ve Amazon nehri üzerinde yol alıp hem Loreto bölgesinin, hem de tüm Peru'nun en büyük limanı olan Iquitos'a kadar geldiler. İki Arjantinli, birkaç günlük nehir yolculuğundan sonra, 50.000 nüfuslu küçük bir kent olan Iquitos'a 1 Haziran 1952 günü varmışlardı. Yolculuklarının tüm önemli aşamalarında olduğu gibi, burada da hastaneleri, cüzamlıların kolonilerini ve müzeleri gezdiler. 6 Haziran 1952'de El Cisne adlı dibi düz bir mavnayla yola çıkıp San Pablo cüzam kolonisine kadar, Acuyali nehri üzerinde yolculuk yaptılar. San Pablo'ya 8 Haziran 1952 günü vardılar. Burada, doktorlar ve hastalar onları çok büyük bir sevinçle karşıladı. İndios'ların yaşadığı ormanlara gezmeye gittiler. Cüzam kolonisinde bir ay kalıp hastaların tedavisiyle ilgilendiler. Yeniden yola çıkmadan önce, cüzamlılar, minnettarlıklarının belirtisi olarak, onlara bir sal hediye ettiler. Sala Mambo Tango adı verildi. İki metre uzunluğunda, seksen santimetre genişliğindeydi. Kolombiya'ya varana dek yetsin diye, iki genç Arjantinlinin yanına bir aylık yiyecek verdiler. Ernesto ile Alberto, nehir boyunca aşağı inip Leticia'ya vardılar. Burada, Brezilya, Peru ve Kolombiya'dan gelen nehir kolları birleşip Amazon'a dökülüyor, aynı zamanda bu üç ülke arasında sınır oluşturuyordu. Akıntıya karşı kürek çekerek bir süre ilerledikten sonra bir Brezilya adasına çıkıp salı bir kayıkla değiştirdiler. Sonra yine Leticia'ya dönüp bir asker kışlasında yatıp kalkmaya başladılar. Parasız kalmışlardı, turnuvaya hazırlanan yerel futbol kulübünde antrenörlük yaptılar. Kazandıkları parayla Bogota'ya iki uçak bileti satın alıp 6 Temmuz 1952 günü yola çıktılar. Ancak, 14 Temmuz'da Kolombiya'yı terk etmek zorunda kaldılar, çünkü Luciano Gomez hükümeti müthiş bir terör havası estiriyordu. İçsavaş vardı, yabancılara kötü gözle bakılıyordu. Ernesto ile Alberto, seyyah kılıklarıyla fazlasıyla göze çarpıyorlardı. Kaçak yolcu olarak tutuklanıp yine serbest bırakıldılar. Üniversite öğrencilerinin yardımıyla, Kolombiya'yı Venezüella'dan ayıran nehir olan Tachino üzerindeki köprüyü aşıp kamyonla San Cristobal ve Barquisimeto'ya gittiler. 17 Temmuz 1952'de, Venezüella’nın başkenti Caracas'a vardılar. Ernesto'nun ailesi biraz para göndermişti. Burada, arkadaşı Granados'tan ayrıldı, Alberto, doktor olarak çalışmak üzere cüzam hastanesinde kalmıştı. Che, uçakla yarış atları taşıyan bir aile dostlarına rast gelmişti. Arjantin'e dönmek üzere dostunun uçağına bindi, ama önce Miami'ye uğrayan uçak burada arızalanınca zorunlu olarak bir ay Florida'da kaldı. Dönüşte yine bir arıza yüzünden, Caracas'a zorunlu iniş yaptılar. Sonunda, Ernesto sağ salim Buenos Aires'in Ezeiza havaalanına varabildi. Yedi aylık bir yolculuktan sonra evine, derslerine, kitaplarının başına dönmüştü. (Devamı var) |