HARAMİLERİN SALTANATINI YIKACAĞIZ! 1960’lı yıllardı. 27 Mayıs Politik Devrimi’nin üzerinden çok geçmemişti. Ankara’da Meclis’in hemen yanıbaşında. Tarım Bakanlığı’nın olduğu yerde Philips firması bir “Kutu” getirmiş. O kutunun içinde insanlar, hayvanlar, ağaçlar, binalar, arabalar, köprüler daha daha neler görünüyormuş. Yani anlayacağınız o küçücük kutuya bütün dünya sığıyormuş. Yarabbi sen nelere kadirsin!.. O Kutudan, önce insanın Ay’a ilk ayak basışı izlendi. Sonra onu, Müslümanlığı seçen Boksör Muhammet Ali Clay’ın boks maçları izledi. Bir Müslüman Dünya Ağır Siklet Boks Şampiyonu oluyordu. Gecenin bir yarısı en derin uykudan uyanılıyor ve maç izleniyordu. Muhammet Ali; kelebek gibi uçuyor, arı gibi sokuyor, yumruğunun vuruşu 1.5 ton geliyordu. Rakip dayanmıyordu Müslümana... Her ne kadar Ay’a ilk ayak basan “Gavur” da olsa, Muhammet Ali onları döver, ağızlarına bir yumruk vurup, burunlarını kanatabilirdi. Bunu Futbol maçları izledi. Brezilya’nın efsanevi yıldızı Pele’nin golleri ardı ardına geldi. Topu kendi kalesinden alıp 10 oyuncuyu geçiyor, kaleciyi de çalımlayıp topu ağlarla buluşturuyordu. Ne muhteşem gollerdi onlar. Radyodan maç anlatan spikerlerin pabucu dama atılmaya başlanmıştı. Ortada pek birşey yokken sanki ceza sahasında yangın varmış gibi maç anlatan Orhan Ayhan artık out olmuştu. Akşamın Radyo Tiyatrosu, sabahın Arkası Yarın’ı artık seyirciyi kesmiyordu. Artık Halit Kıvanç Moda idi. “Bildiklerimiz-Gördüklerimiz-Duyduklarımız” yarışması vardı ve bir yığın hediye kazanılıyordu. Henüz yarışmalar da en masum zamanlarını yaşıyorlardı. Doktor Riçırt Kimbıl karısının katilini kovalıyordu. Milletçe katilin peşindeydik. Namussuz bir türlü yakalanamıyordu... Dallas’ta hiç bilemediğimiz, bize uymayan, Türk’ü bozacak numaralar yapılıyordu. Su Elın bir haltlar karıştırıyor, Ceyar’ın eline su dökecek babayiğit bulunamıyordu. Gerçi ailede temiz iffetli insanlar da vardı ama onlar işin sadece aksesuarı oluyordu. Türkan Sultan ve Fato başkalarıyla evli heriflerle yaşıyor, gazeteler çarşaf çarşaf bunları yazıyordu ama bu “seviyeli” ilişki işçi Memet ile Hatçe kadının aşkı olmadığı için doğal olarak Türk Polisi durumdan vazife çıkaramıyordu. Durum böyleyken böyleydi... Ve Türkan Sultan da, Fato da Türk Halkı’nın “hoşgörü”süne sığınıp “seviyeli” ilişkilerini devam ettiriyorlardı. Yılbaşları; yasakların bittiği tek gün olma ayrıcalığına erişiyordu. Nesrin Topkapı ile Ulubatlı Hasan kapışıyorlardı. Tabiî daha iyi kıvırdığı için Nesrin Topkapı galip geliyordu. Garibim Hasan, Topkapı’nın surlarına bakıp bakıp iç geçiriyordu. Bazı zamanlar Sanat Güneşimiz arz-ı endam ediyordu kutunun içinden. Nalet olaydı şanına ama, “Haspa”nın sesine de diyecek yoktu yani. O vakitler henüz İbnelik kol gezmiyordu. Ayak başparmağı halen çorabın içindeydi, delinmemişti. ‘Kanal’izasyonlar henüz yoktu. Bir tek kanal ile yola çıkılmış, aralıklarla 1-2- 3-4-5-GAP derken, İzmir Genelevi’nde IMF heyeti gezdiren Zat-ı Muhterem’ in “Çan Kulesi”ne çıkmasıyla, dölüne kurdurttuğu korsan kanalla özel TV’ler çağı açılmış oluyordu. Böylece amaçlanan hedefe daha çabuk ulaşma olanağı yaratılmış oluyordu. Artık çalsın sazlar oynasın kızlardı. Yerli film, yersiz film, kovboy filmi, yarışmalar, sürü sepet yabancı diziler, baldır bacak filmleri, Matematikteki içler dışlar çarpımı gibi fakir kız-zengin oğlan, zengin kız-fakir oğlan, Çarkıfelek, Kim Beş Yüz Milyar İster, Çocuklar Duymasın, Duymayan Kalmasın, Kınalı Kar, Zerda, Berivan, Serseri, Asmalı Konak, Estağfurullah Yokuşu, Çok Şükür İnişi, Futbol, Basketbol, Voleybol... Toplumun her kesimine hitap edebilecek programlarla sürek avı devam ediyordu. İsteyen istediğini seyretsin. Her an seyredebilecek bir şeyler mevcut. Kaldıki hiçbir şey bile bir program oldu artık. İnsanlar kanalizasyonlara öyle bir alıştırıldı ki hiçbir şey seyrediliyor. Kınalı Kar’ın Ağasının karısı, köyün öğretmeninden hamileymiş, bebek doğmuş, adı da Efe. Hizmetçi, hanımın yerine göz koymuş, köyün delisi evli birine aşıkmış, Ağa (koca kılığında) karısıyla sevgilisinin mutluluğuna engel oluyor, “gidinin namussuzu”. Nasıl da büyük bir “aşama” kaydettik, kerte kerte bu günlere geldik. At izi it izine karıştı, kimin serçe parmağı kimin kulağını kaşıyor belli değil. Hangi olumsuz sözü söylesek içinde bulunduğumuz duruma yakışıyor. Neresinden tutsak elimizde kalıyor... Futbolcular, mankenler, fotomodeller, popçular, sunucular, artistler, aktristler, politikacılar, hangi birini sayalım. Hani Temel İngiltere’ye gitmiş otobanda araba sürüyor, radyoda bir anons: “Otobanda bir sürücü ters istikamette seyir halinde... Bütün sürücüler dikkat etsin” Temel uyarıya dikkat kesilir ve etrafına bakar ve “Ne birüsü, hepüsü hepüsü” der. Bizim durumumuza cuk oturur bu fıkra. Sadece futbolcular değil, futbolun kendisi de yoldan çıkmıştır. Profesyonellik almış yürümüş, uluslararası düzeyde at koşturur olmuştur. Özellikle birinci lig takımlarında beşer altışar yabancı oynamaktadır. Takımın adı sözde Fenerbostan, Galatabaraka, Hamaktaş, Trabzan... Hepsi de öz be öz Türk takımı, ama oyuncular öyle mi? Eskiden yedi düvele karşı dünyanın ilk başarılı kurtuluş savaşını veren biz, şimdi yedi düvelden fitvolcu getirerek yetmiş milyon insanımızı emperyalizme peşkeş çekiyoruz. Sadece bununla da yetinmiyoruz, Ülkemizde sevdirdiğimiz, halkın gönlüne soktuğumuz futbolcuları, Avrupa takımlarına satarak Türk halkının yerli- yabancı afyonla zehirlenmesini de sağlıyoruz. Öyle ki kaleci Rüştü, rüştünü ispat edemediği için son anda takım dışı kalıyor, sahaya yedek çıkıyor. Bizim kanalizasyonlar son anda maçı naklen vermekten vazcayıyorlar. Milliyetçiliğe bak sen azizim... Milyon dolarları yabancı oyuncuya sayarken, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olduğunu aklına hiç getirme, ama reytingim düşecek diye maçı yayından kaldırarak milliyetçilik tasla. Artık ülkemizde Mençıstır Unaytitli, Barselonalı, Bayer Münihli, Milanlı taraftarlar var. Bu takımların maçlarını izlettiren kanalizasyonlar mevcut. Artık Avrupa takımlarının pek çoğunda Türk futbolcular da oynuyor. Amaç afyonu Uluslararasılaştırmak, Allah için bunu da şimdilik başarıyorlar. Yüz binlik statlar yapıyoruz, statların kapasitesini genişletiyoruz, olmadık yerlerde olmadık projelerle halktan toplanan vergileri çarçur ediyoruz. Bütün amaç “topkafalar” yaratmak, çoğaltmak, en ücra köşelere kadar yaygınlaştırmak. Oyun o kadar çetrefilli oynanıyor ki değişik takımların topkafaları da işi haddinden fazla ciddiye alıp, kılıçlarla, döner bıçaklarıyla birbirlerini paralayarak, ortalığı yangın yerine çeviriyorlar. Güzellik yarışmaları düzenleniyor. Ne kadar çirkin bir şey. Gencecik kızlarımız afyonlanıyor, yarışmalara sokuluyor, birinci, ikinci, üçüncü, ... onuncu seçiliyor. Parababalarının beğenisine sunuluyor. Medyamız orada her zamanki gibi hazır ve nazırdır. Beğenen beğeniyor, gencecik kızlar parababalarına ve piçlerine gecelik eğlencelerde meze oluyor. Kimi Kanalizasyonlarda sunucu- aksesuar oluyor. Bazıları mankenlik yapıyor, bazıları “eğitim”ini alıp şarkıcı, popçu oluyor, kimileri dizilerde arz-ı endam ediyor ve böylece yoldan çıkıyor- çıkarılıyor, düşürülüyor. Seneye yenisine bakılıyor, insan tüketme çarkı hiç durmadan çalışıyor. Geçenlerde bir mankenin ölümü medyayı meşgul etti. Zeytinburnu’nda yan yolda terkedilmiş olarak ölüsü bulundu. Eroin komasından ölmüştü. Bir eroinmandı, defalarca tedavi olmasına rağmen eroini bırakamamış ve hayatıyla ödemişti. 20 yaşında bir genç kız eroinden ölüyordu. Bir güzellik yarışmasında birinci gelmiş. Yarışmada herkes yerini almış. Parababaları, piçleri, medya. Güneri Civaoğlu da oradadır... Yarışmadan sonra köşe yazısında bu kızımızın birinci seçilişini anlatır. Kızımız öyle bir yürümüştür ki değme gitsin. Ayağına 2 numara büyük gelen ayakkabıyla yürüyemeyeceğini anlayınca, hiç kimsenin cesaret edemeyeceği şekilde ayakkabılarını fırlatıp atmış, hiçbir şeyi umursamadan kendine özgü sitiliyle sekerek adeta podyumu fethetmiş ve bileğinin hakkına birinci seçilmiştir. O ne yürüyüştür yarabbi... Ceylan desen ceylan değil, Küheylan desen hiç değil... Ve genç kızımız maalesef pek çok genç kızımızın akıbetine uğramaktan kurtulamamış, düşmüş, düşürülmüştür. Eroin, esrar, fuhuş batağında güzelliğini hayatıyla ödemiştir. Öldükten sonra da medya da yer bulmuş, yine malzeme-meze olmaktan kurtulamamıştır. G. Civaoğlu bir köşe yazısıyla katılmıştır furyaya. Tabiî alelade bir olaydır genç kızımızın dramı, hatta olayın kökünde bir aile dramı da yatmaktadır. Olayın özü kaçırılmıştır hep. Oysa sistemli bir şekilde genç kızlarımız, genç erkeklerimiz, hatta çocuklarımız yoldan çıkarılıyorlar. Televizyon kanalları, gazeteler, dergiler, duvar afişleri, durak afişleri, otobüs afişleri daha neler neler, hep özellikle ve öncelikle gençlerimiz olmak üzere tüm halkımızın kafadan silahsızlandırılmasını sağlamak için canla başla çalışıyorlar. Öyle ki televizyon dizilerinden birinde, karısı başka birinden hamile olan adam, mutluluğa engel görülüyor. Ahlâk anlayışımız, aile kavramımız, geleneğimiz değişikliğe uğratılarak geleceğimiz karartılıyor. Oyun bu denli büyük oynanıyor. Dizileri öyle ciddiye alıyoruz ki, dizide rol icabı ölen bir mafya babası için gazetelere başsağlığı ilanları verip, bir spor karşılaşmasında saygı duruşunda bulunuyoruz. Televole kültürü oluşturuluyor, hangi manken kiminle birlikte, kim kimle nerede yakalanmış, kim kime jip almış, o onunla abi kardeşmiş, seviyeli bir ilişkileri varmış, o ona sırılsıklam aşıkmış, falanca hatun filancayı feşmekan ile aldatmış, filan barda falan ile feşmekan görülmüş türünden haberler beyinlerimizi sürekli bombardıman ediyor. Hani Hoca Nasrettin’e sormuşlar. “Hiç aşık oldun mu?” diye. Hoca da “Bir defa aşık oldum, onda da köyün bekçisi yakaladı” demiş. İşte bu televole kültürüne malzeme olan şarkıcıların, mankenlerin, sunucuların “aşkı”nın yanında, köyün bekçisinin yakaladığı “Nasrettin Hoca aşkı” “yedi otuz kere” masum kalır. Bütün durum bundan ibaret değildir tabiî ki. Bir de kanalizasyonlarda arz-ı endam eden popçu diye tabir edilen oğlanlarımız mevcut. Eskiden bir elin parmakları kadardılar ve adları belliydi. Şimdi çoğaldılar her isimden varlar. Artık saklamıyorlar, saklanmıyorlar. Dünyada büyük aşamalar kaydettiler, hemen ülkemize de yansıdı. Çoğaldılar, alenileştiler, ar damarları çatladı. Öyle ki para kazanmak, ünlü olmak için öyle görünenler bile var artık. Özellikle bu tür sapıtmaların çoğalması, alenileşmesi 12 Mart ve 12 Eylül’den sonra olmuştur, hele hele özellikle de 12 Eylül’den sonra. Yani tesadüf değildir. Tüm Türkiye Halkının doğasıyla oynanmıştır. Başta ABD olmak üzere tüm Parababaları, görsel ve yazınsal medya aracılığıyla, bizim geleneğimizle, göreneğimizle, ahlâk anlayışımızla, aile yapımızla, kişiliğimizle oynayarak bizi bu hale getirmişlerdir. Bütün bunları sırf kendi çarkları kesintisiz dönsün, sömürü düzenleri sorunsuz yürüsün, bir elleri yağda bir elleri balda ebediyyen yaşamları sürsün diye yapıyorlar Parababaları. Parababaları deyince “Fukara” Sabancı’dan bahsetmeden geçmek olmaz. Sömürü yetmezliğinden hakkın rahmetine kavuştu. Sonuna kadar “namuslu” medyamız allayıp pullayıp öyle gönderdi Sırat Köprüsüne doğru. Kör ölür badem gözlü olur derler ya... Sırat Köprüsünden geçer mi geçemez mi? O Allah ile kulu arasındaki bir şey(!..) Sabancı’yı nasıl bilirsiniz? 17 Ağustos Depremi’nin ilk günleriydi. Devlet nakit paraya darlanmış, iç borçlanma yapıyor. 100.000 insan göçüğün altında. Nitekim 40.000 insanımız hayatını kaybetti bu depremde. Parababaları % 130 faizle devlete iç borç veriyor. Sabancı deprem riski var diyerek 8 puan artırıyor faizi ve % 138 ile borç veriyor. Yurtseverliğe, halkseverliğe bak azizim!.. Kaldı ki, o depremde yıkılan binalarda Sabancı’nın birinci derecede sorumluluğu var. Hatırlanacaktır, gazetelerde manşet olmuştu. Sabancı’nın çimento fabrikalarında üretilen çimentoların üzerinde 50 kilogram yazıyor ama tartıldığında 42 kilogram geliyor. İnşaat mühendisi olmaya gerek yok. Özellikle depremden sonra herkes kabaca bilgi sahibi oldu. Çimento ile kum karışımının oranları binanın sağlamlığını etkiliyor. Çimento ile kumu karıştıran usta çimentoyu 50 kilo diye karıştırıyor. Her torbada 8 kilo eksik, dolayısıyla betonun kalitesi düşüyor. Binanın dayanıklılığı azalıyor. Deprem anında bina çöküyor. İnsanlarımız göçüğün altında inim inim inliyor, can çekişiyor. Ama sen deprem riskinden dolayı paranın faizini 8 puan artırıyorsun. Bu iki örnekte bile Sabancı’nın ne kadar “iyi bir insan” olduğunu görmek mümkün. Fazla örneğe hiç gerek yok. Evet bir kez daha sorabiliriz. Sabancı’yı nasıl bilirsiniz? ... Şimdi tekrar konumuza dönelim. Bütün bu bombardımanlara rağmen hâlâ Parababalarının dümen suyunda hareket etmeyen, onların oyunlarına alet olmayan insanlara da yapılacak şeyler var. Parababalarının menüsü zengin. En küçük bir protesto gösterisini bile, en kanlı şekilde bastırarak, en küçük bir hak arama mücadelesini bile şiddetle engelleyerek, bunları yaparken de; görün de ibret alın, eğer sen de bunlar gibi hak arama mücadelesi verirsen, senin de sonun böyle olur diyerek herkesin göreceği, duyacağı şekilde davranarak pervasızlaşıyorlar. İşçi misin, sendikalaşmak mı istiyorsun? Hemen karşına polis, jandarma çıkıyor. İş Kanunu elini kolunu bağlıyor. Bürokrasi her türlü engeli çıkarıyor. Seni canından bezdiriyor. Hak aradığına bin pişman ettiriyor. Her türlü engele rağmen hak arama mücadelesine devam edersen, polis jopu, jandarma dipçiği seni bekliyor. O da yetmedi, cezaevleri ne güne duruyor. Memur musun?.. Toplusözleşmeli-Grevli sendika hakkı mı istiyorsun? Komik olma kardeşim. Kim yitirdi de sen bulacaksın Toplusözleşmeli-Grevli sendika hakkını?.. Yıllardır işçilerin o hakkı var da ne oldu?.. Sen çalış memur kardeşim, yukarıda Allah aşağıda devletlularımız, evel Allah senin sırtın yere gelmez... Kadın mısın?.. Senin de mi hakkın var?.. Hadi canım sen de. Şunu aklından çıkarma: Bu memlekette Kadın Hakkı olmaz. Neden? dediğinizi duyar gibi oluyorum. Şundan benim canım kardeşim: Benden duymuş olma ama, Kadın Hakkı olmaz, çünkü Hakkı erkektir. Öğrenci misin? Öğrenciysen öğrenciliğini bil ulan. Memleket meseleleri sana mı kalmış?.. Sen git okulunu oku. Canına mı susadın bu genç yaşında? Aslanım biz de bir zamanlar senin gibi düşünüyorduk. Elimize pankartlarımızı hatta silahlarımızı aldık, o meydan senin bu meydan benim dolaştık. Her şey boş aklınızı başınıza devşirin, bu gençlik bir daha ele geçmez, küpünüzü doldurmaya bakın. Hayır dediğinizi duyar gibi oluyorum. Benden günah gitti. Sizi gidi vatan hainleri sizi, oyun bozanlık yapıyorsunuz ha... Aklınızı alırım ulan hepinizin, kaçmayın ulan, yakalayın şunları... Ve her şey sizin için gençler. İşkenceler, gözaltılar, kurşunlanmalar, öldürülmeler, cezaevleri, idamlar... Hatta yaşınız 18’den küçükse bile yaşınızı büyütüp asıverirler sizi. Anlayacağınız kimsenin gözünün yaşına bakmazlar. Ne yani asmayıp da beslesinler mi?.. Meydanları mı dolduracaksın? Öğretmensin ha. 1 Mayıs kutlayacaksın, işçisin öyle mi? Öğrencisin, YÖK’ü protesto edeceksin. Sen Newroz’u kutlayacaksın, Allah’ın Kürdüne bak sen!.. Ulan sizi bize sayıyla mı verdiler... Tohumunuza para mı saydık! Çekilir joplar, çekilir tabancalar, kurulur faklar, kurulur sehpalar, Allah yarattı demezler, hatta bir de yaradana sığınıp saldırırlar. Televizyon kameraları orada hazır ve nazırdır. En küçük ayrıntısına kadar bütün kanalizasyonlarda gösterilir. Gösterilir ki katılan katılmayan herkes görsün başlarına neler gelebileceğini. Katılanlar; ulan bir daha bu tür gösterilere katılırsam yine aynı şeyler başıma gelecek, katılmayanlar da eğer böyle bir gösteriye katılırsam benim de başıma gelecekler aynısı diyecek ve, ya katılmayacak ya da her şeyi göze alıp katılacak. Katıldığında da dayağa, kötü muameleye, işkenceye maruz kalacak. Bütün bunlar büyük bir programın parçası. Halk canından bezsin, hak aramaktan bıksın, hak aradığında da başına neler geleceğini bilsin ve Allah’tan gelene şükür desin. Sonuç olarak da bu soygun düzeni, çapul düzeni, sömürü düzeni ilelebet sürüp gitsin. Halk çocukları üniversitelerde okuyamasın, işçi-memur karın tokluğuna çalışsın, işsizler ordusu çoğalsın, açlık, yokluk, yoksulluk olsun. Parababaları ve onların etrafında kümelenmiş bir avuç azınlık doysun, lüks içinde yaşasın, zevk-ü sefa sürsün. Ama egemenler, burjuvalar öyle istedi diye yaşam öyle devam etmez. Galile, dünyanın döndüğünü açıkladı diye Ortaçağın Engizisyon Mahkemelerinde yargılandı. İşkenceler gördü, tehdit edildi. Hatta Dünyanın dönmediği konusunda açıklama yaparsa affedileceği söylendi. Galile buna uydu ve affedildi. Oysa dünya dönüyordu. Bugün dünya dönmüyor diyenleri en yakın akıl hastanelerinde ağırlıyorlar, onlara meczup diyorlar. Marks, kapitalizmin yüzündeki peçeyi kaldırdı, yani Kapitalist düzendeki Artıdeğer sömürüsünün mekanizmasını bilimsel olarak ortaya koydu. Artıdeğer sömürüsü artarak bütün hızıyla devam ediyor. İşçiler her şeye rağmen örgütleniyorlar, sendikalılaşıyorlar, toplusözleşmeler imzalıyorlar. Geçmişlerine sahip çıkıyorlar, 1 Mayıs’larda alanları dolduruyorlar. Marksist gruplar akıllarını başlarına devşirseler İşçi Sınıfı partili de olacak, tüm toplumu kucaklayacak ve güçlenip devrimi yapacaklar. Öğrenci gençliğimiz YÖK yasasına rağmen demokratik mücadeleden geri durmuyor. Her türlü tehdite, işkenceye, kötü muameleye rağmen meydanları doldurmaya devam ediyor. Sağlık çalışanları ha keza sorunlarına çözüm arıyorlar, kamu çalışanları her an ayaktalar, çözüm bekliyorlar. Kısaca toplumun bütün kesimleri beklemedeler, bir avuç Parababasının dışında hiç kimse bu gidişattan memnun değil. Memnuniyetsizliklerini her fırsatta dile getirmeye çalışıyorlar. Hani Osmanlı döneminde Padişah ha bire zam yapıyor, jurnallerine de halk ne yapıyor? diye kontrol ettiriyormuş. Jurnaller her seferinde “durum kötü halkın suratı asık” diyorlar, Padişah da “iyi... iyi... tehlike yok” diye onaylıyormuş. Tabiî bu arada yeni zamlar ve uygulamalar yürürlüğe konmaya devam ediyor. Bir gün gelmiş, Jurnaller “durum iyi, halkın yüzü gülüyor” demişler. Padişah hemen toparlanmış “halkın yüzü gülüyorsa durum vahim, demek ki çözümü buldular.” demiş. Evet bugün Parababalarının uygulamalarından dolayı halkımızın yüzü asık, ama yüzünün güleceği günler yakındır. Bütün doğa olaylarında olduğu gibi bir birikim, bir atlayış anı vardır. Suyu ateşin üzerine koyunca 1-3-5-10-50-90 derece olur. 100 derece olduğunda kaynamaya başlar. Halkımızın deyişiyle, o noktadan sonra “akacak kan damarda durmaz”. Elbet bir gün bu gidişe dur diyeceğiz. Elbet bir gün haramilerin saltanatını yıkacağız. 1 Mayıs Marşı’nda söylediği gibi; Gün gelir zorbalar kalmaz gider. Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider. Devrimci Mücadele |