Azbuz Toolbar Video V-kart Profilim Arama Yardım Çıkış Video V-kart Üye girişi Yeni üyelik Arama Yardım Benim de bir sitem olsun Sonraki site Sonraki site Azbuz Toolbar
Buradasınız: Azbuz --> yaryayinlari --> HARAMİLERİN SALTANATINI YIKACAĞIZ!
04 Aralık 2008, Perşembe
 
<< ANA SAYFA
 
SİTE SAHİBİ
ilvat


63
İstanbul
Şikayet Et
 
Bu sitede Tüm Azbuz'da
 
SİTE ETİKETLERİ
 
SİTE KATEGORİSİ
Kültür, Sanat ve Edebiyat > Kitap
 
GİRİŞ:
E-posta:
Şifre:
Beni Hatırla
 unuttum
rss link
 
ADnet Reklamları
 
HARAMİLERİN SALTANATINI YIKACAĞIZ!

HARAMİLERİN SALTANATINI YIKACAĞIZ!
 
1960’lı yıllardı. 27 Mayıs Politik Devrimi’nin üzerinden çok geçmemişti.

Ankara’da Meclis’in hemen yanıbaşında. Tarım Bakanlığı’nın olduğu yerde Philips

firması bir “Kutu” getirmiş. O kutunun içinde insanlar, hayvanlar, ağaçlar,

binalar, arabalar, köprüler daha daha neler görünüyormuş. Yani anlayacağınız

o küçücük kutuya bütün dünya sığıyormuş. Yarabbi sen nelere kadirsin!..

O Kutudan, önce insanın Ay’a ilk ayak basışı izlendi. Sonra onu, Müslümanlığı

seçen Boksör Muhammet Ali Clay’ın boks maçları izledi. Bir Müslüman Dünya

Ağır Siklet Boks Şampiyonu oluyordu. Gecenin bir yarısı en derin uykudan

uyanılıyor ve maç izleniyordu. Muhammet Ali; kelebek gibi uçuyor, arı gibi

sokuyor, yumruğunun vuruşu 1.5 ton geliyordu. Rakip dayanmıyordu

Müslümana... Her ne kadar Ay’a ilk ayak basan “Gavur” da olsa, Muhammet

Ali onları döver, ağızlarına bir yumruk vurup, burunlarını kanatabilirdi.

Bunu Futbol maçları izledi. Brezilya’nın efsanevi yıldızı Pele’nin golleri ardı

ardına geldi. Topu kendi kalesinden alıp 10 oyuncuyu geçiyor, kaleciyi de

çalımlayıp topu ağlarla buluşturuyordu. Ne muhteşem gollerdi onlar.

Radyodan maç anlatan spikerlerin pabucu dama atılmaya başlanmıştı. Ortada

pek birşey yokken sanki ceza sahasında yangın varmış gibi maç anlatan Orhan

Ayhan artık out olmuştu.

Akşamın Radyo Tiyatrosu, sabahın Arkası Yarın’ı artık seyirciyi kesmiyordu.

Artık Halit Kıvanç Moda idi. “Bildiklerimiz-Gördüklerimiz-Duyduklarımız”

yarışması vardı ve bir yığın hediye kazanılıyordu. Henüz yarışmalar da en

masum zamanlarını yaşıyorlardı.

Doktor Riçırt Kimbıl karısının katilini kovalıyordu. Milletçe katilin peşindeydik.

Namussuz bir türlü yakalanamıyordu... Dallas’ta hiç bilemediğimiz, bize

uymayan, Türk’ü bozacak numaralar yapılıyordu. Su Elın bir haltlar

karıştırıyor, Ceyar’ın eline su dökecek babayiğit bulunamıyordu. Gerçi ailede

temiz iffetli insanlar da vardı ama onlar işin sadece aksesuarı oluyordu.

Türkan Sultan ve Fato başkalarıyla evli heriflerle yaşıyor, gazeteler çarşaf

çarşaf bunları yazıyordu ama bu “seviyeli” ilişki işçi Memet ile Hatçe kadının

aşkı olmadığı için doğal olarak Türk Polisi durumdan vazife çıkaramıyordu.

Durum böyleyken böyleydi... Ve Türkan Sultan da, Fato da Türk Halkı’nın

“hoşgörü”süne sığınıp “seviyeli” ilişkilerini devam ettiriyorlardı.

Yılbaşları; yasakların bittiği tek gün olma ayrıcalığına erişiyordu. Nesrin

Topkapı ile Ulubatlı Hasan kapışıyorlardı. Tabiî daha iyi kıvırdığı için Nesrin

Topkapı galip geliyordu. Garibim Hasan, Topkapı’nın surlarına bakıp bakıp iç

geçiriyordu.

Bazı zamanlar Sanat Güneşimiz arz-ı endam ediyordu kutunun içinden. Nalet

olaydı şanına ama, “Haspa”nın sesine de diyecek yoktu yani. O vakitler henüz

İbnelik kol gezmiyordu. Ayak başparmağı halen çorabın içindeydi,

delinmemişti.

‘Kanal’izasyonlar henüz yoktu. Bir tek kanal ile yola çıkılmış, aralıklarla 1-2-

3-4-5-GAP derken, İzmir Genelevi’nde IMF heyeti gezdiren Zat-ı Muhterem’

in “Çan Kulesi”ne çıkmasıyla, dölüne kurdurttuğu korsan kanalla özel TV’ler

çağı açılmış oluyordu.

Böylece amaçlanan hedefe daha çabuk ulaşma olanağı yaratılmış oluyordu.

Artık çalsın sazlar oynasın kızlardı. Yerli film, yersiz film, kovboy filmi,

yarışmalar, sürü sepet yabancı diziler, baldır bacak filmleri, Matematikteki

içler dışlar çarpımı gibi fakir kız-zengin oğlan, zengin kız-fakir oğlan,

Çarkıfelek, Kim Beş Yüz Milyar İster, Çocuklar Duymasın, Duymayan Kalmasın,

Kınalı Kar, Zerda, Berivan, Serseri, Asmalı Konak, Estağfurullah Yokuşu, Çok

Şükür İnişi, Futbol, Basketbol, Voleybol...

Toplumun her kesimine hitap edebilecek programlarla sürek avı devam

ediyordu. İsteyen istediğini seyretsin. Her an seyredebilecek bir şeyler

mevcut. Kaldıki hiçbir şey bile bir program oldu artık. İnsanlar

kanalizasyonlara öyle bir alıştırıldı ki hiçbir şey seyrediliyor.

Kınalı Kar’ın Ağasının karısı, köyün öğretmeninden hamileymiş, bebek doğmuş,

adı da Efe. Hizmetçi, hanımın yerine göz koymuş, köyün delisi evli birine

aşıkmış, Ağa (koca kılığında) karısıyla sevgilisinin mutluluğuna engel oluyor,

“gidinin namussuzu”.

Nasıl da büyük bir “aşama” kaydettik, kerte kerte bu günlere geldik. At izi it

izine karıştı, kimin serçe parmağı kimin kulağını kaşıyor belli değil. Hangi

olumsuz sözü söylesek içinde bulunduğumuz duruma yakışıyor.

Neresinden tutsak elimizde kalıyor...

Futbolcular, mankenler, fotomodeller, popçular, sunucular, artistler,

aktristler, politikacılar, hangi birini sayalım. Hani Temel İngiltere’ye gitmiş

otobanda araba sürüyor, radyoda bir anons: “Otobanda bir sürücü ters

istikamette seyir halinde... Bütün sürücüler  dikkat etsin” Temel uyarıya

dikkat kesilir ve etrafına bakar ve “Ne birüsü, hepüsü hepüsü” der. Bizim

durumumuza cuk oturur bu fıkra.

Sadece futbolcular değil, futbolun kendisi de yoldan çıkmıştır. Profesyonellik

almış yürümüş, uluslararası düzeyde at koşturur olmuştur. Özellikle birinci lig

takımlarında beşer altışar yabancı oynamaktadır. Takımın adı sözde

Fenerbostan, Galatabaraka, Hamaktaş, Trabzan...

Hepsi de öz be öz Türk takımı, ama oyuncular öyle mi? Eskiden yedi düvele

karşı dünyanın ilk başarılı kurtuluş savaşını veren biz, şimdi yedi düvelden

fitvolcu getirerek yetmiş milyon insanımızı emperyalizme peşkeş çekiyoruz.

Sadece bununla da yetinmiyoruz, Ülkemizde sevdirdiğimiz, halkın gönlüne

soktuğumuz futbolcuları, Avrupa takımlarına satarak Türk halkının yerli-

yabancı afyonla zehirlenmesini de sağlıyoruz.

Öyle ki kaleci Rüştü, rüştünü ispat edemediği için son anda takım dışı kalıyor,

sahaya yedek çıkıyor. Bizim kanalizasyonlar son anda maçı naklen vermekten

vazcayıyorlar. Milliyetçiliğe bak sen azizim...

Milyon dolarları yabancı oyuncuya sayarken, tüyü bitmemiş yetimin hakkı

olduğunu aklına hiç getirme, ama reytingim düşecek diye maçı yayından

kaldırarak milliyetçilik tasla.

Artık ülkemizde Mençıstır Unaytitli, Barselonalı, Bayer Münihli, Milanlı

taraftarlar var. Bu takımların maçlarını izlettiren kanalizasyonlar mevcut.

Artık Avrupa takımlarının pek çoğunda Türk futbolcular da oynuyor. Amaç

afyonu Uluslararasılaştırmak, Allah için bunu da şimdilik başarıyorlar.

Yüz binlik statlar yapıyoruz, statların kapasitesini genişletiyoruz, olmadık

yerlerde olmadık projelerle halktan toplanan vergileri çarçur ediyoruz. Bütün

amaç “topkafalar” yaratmak, çoğaltmak, en ücra köşelere kadar

yaygınlaştırmak. Oyun o kadar çetrefilli oynanıyor ki değişik takımların

topkafaları da işi haddinden fazla ciddiye alıp, kılıçlarla, döner bıçaklarıyla

birbirlerini paralayarak, ortalığı yangın yerine çeviriyorlar.

Güzellik yarışmaları düzenleniyor. Ne kadar çirkin bir şey. Gencecik kızlarımız

afyonlanıyor, yarışmalara sokuluyor, birinci, ikinci, üçüncü, ... onuncu

seçiliyor. Parababalarının beğenisine sunuluyor. Medyamız orada her zamanki

gibi hazır ve nazırdır. Beğenen beğeniyor, gencecik kızlar parababalarına ve

piçlerine gecelik eğlencelerde meze oluyor. Kimi Kanalizasyonlarda sunucu-

aksesuar oluyor. Bazıları mankenlik yapıyor, bazıları “eğitim”ini alıp şarkıcı,

popçu oluyor, kimileri dizilerde arz-ı endam ediyor ve böylece yoldan çıkıyor-

çıkarılıyor, düşürülüyor. Seneye yenisine bakılıyor, insan tüketme çarkı hiç

durmadan çalışıyor.

Geçenlerde bir mankenin ölümü medyayı meşgul etti.

Zeytinburnu’nda yan yolda terkedilmiş olarak ölüsü bulundu. Eroin komasından

ölmüştü.

Bir eroinmandı, defalarca tedavi olmasına rağmen eroini bırakamamış ve

hayatıyla ödemişti. 20 yaşında bir genç kız eroinden ölüyordu.

Bir güzellik yarışmasında birinci gelmiş. Yarışmada herkes yerini almış.

Parababaları, piçleri, medya. Güneri Civaoğlu da oradadır... Yarışmadan sonra

köşe yazısında bu kızımızın birinci seçilişini anlatır. Kızımız öyle bir

yürümüştür ki değme gitsin. Ayağına 2 numara büyük gelen ayakkabıyla

yürüyemeyeceğini anlayınca, hiç kimsenin cesaret edemeyeceği şekilde

ayakkabılarını fırlatıp atmış, hiçbir şeyi umursamadan kendine özgü sitiliyle

sekerek adeta podyumu fethetmiş ve bileğinin hakkına birinci seçilmiştir. O ne

yürüyüştür yarabbi... Ceylan desen ceylan değil, Küheylan desen hiç değil...

Ve genç kızımız maalesef pek çok genç kızımızın akıbetine uğramaktan

kurtulamamış, düşmüş, düşürülmüştür. Eroin, esrar, fuhuş batağında güzelliğini

hayatıyla ödemiştir.

Öldükten sonra da medya da yer bulmuş, yine malzeme-meze olmaktan

kurtulamamıştır.

G. Civaoğlu bir köşe yazısıyla katılmıştır furyaya. Tabiî alelade bir olaydır

genç kızımızın dramı, hatta olayın kökünde bir aile dramı da yatmaktadır.

Olayın özü kaçırılmıştır  hep.

Oysa sistemli bir şekilde genç kızlarımız, genç erkeklerimiz, hatta çocuklarımız

yoldan çıkarılıyorlar. Televizyon kanalları, gazeteler, dergiler, duvar afişleri,

durak afişleri, otobüs afişleri daha neler neler, hep özellikle ve öncelikle

gençlerimiz olmak üzere tüm halkımızın kafadan silahsızlandırılmasını sağlamak

için canla başla çalışıyorlar.

Öyle ki televizyon dizilerinden birinde, karısı başka birinden hamile olan adam,

mutluluğa engel görülüyor. Ahlâk anlayışımız, aile kavramımız, geleneğimiz

değişikliğe uğratılarak geleceğimiz karartılıyor. Oyun bu denli büyük oynanıyor.

Dizileri öyle ciddiye alıyoruz ki, dizide rol icabı ölen bir mafya babası için

gazetelere başsağlığı ilanları verip, bir spor karşılaşmasında saygı duruşunda

bulunuyoruz.

Televole kültürü oluşturuluyor, hangi manken kiminle birlikte, kim kimle nerede

yakalanmış, kim kime jip almış, o onunla abi kardeşmiş, seviyeli bir ilişkileri

varmış, o ona sırılsıklam aşıkmış, falanca hatun filancayı feşmekan ile

aldatmış, filan barda falan ile feşmekan görülmüş türünden haberler

beyinlerimizi sürekli bombardıman ediyor.

Hani Hoca Nasrettin’e sormuşlar. “Hiç aşık oldun mu?” diye. Hoca da “Bir

defa aşık oldum, onda da köyün bekçisi yakaladı” demiş.

İşte bu televole kültürüne malzeme olan şarkıcıların, mankenlerin, sunucuların

“aşkı”nın yanında,  köyün bekçisinin yakaladığı “Nasrettin Hoca aşkı” “yedi

otuz kere” masum kalır.

Bütün durum bundan ibaret değildir tabiî ki. Bir de kanalizasyonlarda arz-ı

endam eden popçu diye tabir edilen oğlanlarımız mevcut. Eskiden bir elin

parmakları kadardılar ve adları belliydi. Şimdi çoğaldılar her isimden varlar.

Artık saklamıyorlar, saklanmıyorlar. Dünyada büyük aşamalar kaydettiler,

hemen ülkemize de yansıdı. Çoğaldılar, alenileştiler, ar damarları çatladı. Öyle

ki para kazanmak, ünlü olmak için öyle görünenler bile var artık.

Özellikle bu tür sapıtmaların çoğalması, alenileşmesi 12 Mart ve 12 Eylül’den

sonra olmuştur, hele hele özellikle de 12 Eylül’den sonra. Yani tesadüf

değildir. Tüm Türkiye Halkının doğasıyla oynanmıştır. Başta ABD olmak üzere

tüm Parababaları, görsel ve yazınsal medya aracılığıyla, bizim geleneğimizle,

göreneğimizle, ahlâk anlayışımızla, aile yapımızla, kişiliğimizle  oynayarak bizi

bu hale getirmişlerdir.

Bütün bunları sırf kendi çarkları kesintisiz dönsün, sömürü düzenleri sorunsuz

yürüsün, bir elleri yağda bir elleri balda ebediyyen yaşamları sürsün diye

yapıyorlar Parababaları.

Parababaları deyince “Fukara” Sabancı’dan bahsetmeden geçmek olmaz.

Sömürü yetmezliğinden hakkın rahmetine kavuştu. Sonuna kadar “namuslu”

medyamız allayıp pullayıp öyle gönderdi Sırat Köprüsüne doğru. Kör ölür badem

gözlü olur derler ya... Sırat Köprüsünden geçer mi geçemez mi? O Allah ile

kulu arasındaki bir şey(!..)

Sabancı’yı nasıl bilirsiniz?

17 Ağustos Depremi’nin  ilk günleriydi. Devlet nakit paraya darlanmış, iç

borçlanma yapıyor. 100.000 insan göçüğün altında. Nitekim 40.000 insanımız

hayatını kaybetti bu depremde. Parababaları % 130 faizle devlete iç borç

veriyor. Sabancı deprem riski var diyerek 8 puan artırıyor faizi ve % 138 ile

borç veriyor. Yurtseverliğe, halkseverliğe bak azizim!..

Kaldı ki, o depremde yıkılan binalarda Sabancı’nın birinci derecede sorumluluğu

var. Hatırlanacaktır, gazetelerde manşet olmuştu. Sabancı’nın çimento

fabrikalarında üretilen çimentoların üzerinde 50 kilogram yazıyor ama

tartıldığında 42 kilogram geliyor.

İnşaat mühendisi olmaya gerek yok. Özellikle depremden sonra herkes kabaca

bilgi sahibi oldu. Çimento ile kum karışımının oranları binanın sağlamlığını

etkiliyor. Çimento ile kumu karıştıran usta çimentoyu 50 kilo diye karıştırıyor.

Her torbada 8 kilo eksik, dolayısıyla betonun kalitesi düşüyor. Binanın

dayanıklılığı azalıyor. Deprem anında bina çöküyor. İnsanlarımız göçüğün

altında inim inim inliyor, can çekişiyor. Ama sen deprem riskinden dolayı

paranın faizini 8 puan artırıyorsun. Bu iki örnekte bile Sabancı’nın ne kadar

“iyi bir insan” olduğunu görmek mümkün. Fazla örneğe hiç gerek yok.

Evet bir kez daha sorabiliriz.

Sabancı’yı nasıl bilirsiniz?

...   

Şimdi tekrar konumuza dönelim.

Bütün bu bombardımanlara rağmen hâlâ Parababalarının dümen suyunda hareket

etmeyen, onların oyunlarına alet olmayan insanlara da yapılacak şeyler var.

Parababalarının menüsü zengin.

En küçük bir protesto gösterisini bile, en kanlı şekilde bastırarak, en küçük

bir hak arama mücadelesini bile şiddetle engelleyerek, bunları yaparken de;

görün de ibret alın, eğer sen de bunlar gibi hak arama mücadelesi verirsen,

senin de sonun böyle olur diyerek herkesin göreceği, duyacağı şekilde

davranarak pervasızlaşıyorlar.

İşçi misin, sendikalaşmak mı istiyorsun? Hemen karşına polis, jandarma çıkıyor.

İş Kanunu elini kolunu bağlıyor. Bürokrasi her türlü engeli çıkarıyor. Seni

canından bezdiriyor. Hak aradığına bin pişman ettiriyor. Her türlü engele

rağmen hak arama mücadelesine devam edersen, polis jopu, jandarma dipçiği

seni bekliyor. O da yetmedi, cezaevleri ne güne duruyor.

Memur musun?.. Toplusözleşmeli-Grevli sendika hakkı mı istiyorsun? Komik

olma kardeşim. Kim yitirdi de sen bulacaksın Toplusözleşmeli-Grevli sendika

hakkını?.. Yıllardır işçilerin o hakkı var da ne oldu?.. Sen çalış memur

kardeşim, yukarıda Allah aşağıda devletlularımız, evel Allah senin sırtın yere

gelmez...

Kadın mısın?.. Senin de mi hakkın var?.. Hadi canım sen de. Şunu aklından

çıkarma: Bu memlekette Kadın Hakkı olmaz. Neden? dediğinizi duyar gibi

oluyorum. Şundan benim canım kardeşim: Benden duymuş olma ama, Kadın

Hakkı olmaz, çünkü Hakkı erkektir.

Öğrenci misin? Öğrenciysen öğrenciliğini bil ulan. Memleket meseleleri sana mı

kalmış?.. Sen git okulunu oku. Canına mı susadın bu genç yaşında? Aslanım biz

de bir zamanlar senin gibi düşünüyorduk. Elimize pankartlarımızı hatta

silahlarımızı aldık, o meydan senin bu meydan benim dolaştık. Her şey boş

aklınızı başınıza devşirin, bu gençlik bir daha ele geçmez, küpünüzü

doldurmaya bakın.

Hayır dediğinizi duyar gibi oluyorum. Benden günah gitti. Sizi gidi vatan

hainleri sizi, oyun bozanlık yapıyorsunuz ha... Aklınızı alırım ulan hepinizin,

kaçmayın ulan, yakalayın şunları...

Ve her şey sizin için gençler. İşkenceler, gözaltılar, kurşunlanmalar,

öldürülmeler, cezaevleri, idamlar... Hatta yaşınız 18’den küçükse bile yaşınızı

büyütüp asıverirler sizi.  Anlayacağınız kimsenin gözünün yaşına bakmazlar.

Ne yani asmayıp da beslesinler mi?..

Meydanları mı dolduracaksın? Öğretmensin ha. 1 Mayıs kutlayacaksın, işçisin

öyle mi? Öğrencisin, YÖK’ü protesto edeceksin. Sen Newroz’u kutlayacaksın,

Allah’ın Kürdüne bak sen!..

Ulan sizi bize sayıyla mı verdiler... Tohumunuza para mı saydık!

Çekilir joplar, çekilir tabancalar, kurulur faklar, kurulur sehpalar, Allah

yarattı demezler, hatta bir de yaradana sığınıp saldırırlar. Televizyon

kameraları orada hazır ve nazırdır.  En küçük ayrıntısına kadar bütün

kanalizasyonlarda gösterilir. Gösterilir ki katılan katılmayan herkes görsün

başlarına neler gelebileceğini. Katılanlar; ulan bir daha bu tür gösterilere

katılırsam yine aynı şeyler başıma gelecek, katılmayanlar da eğer böyle bir

gösteriye katılırsam benim de başıma gelecekler aynısı diyecek ve, ya

katılmayacak ya da her şeyi göze alıp katılacak. Katıldığında da dayağa, kötü

muameleye, işkenceye maruz kalacak.

Bütün bunlar büyük bir programın parçası. Halk canından bezsin, hak

aramaktan bıksın, hak aradığında da başına neler geleceğini bilsin ve Allah’tan

gelene şükür desin. Sonuç olarak da bu soygun düzeni, çapul düzeni, sömürü

düzeni ilelebet sürüp gitsin.

Halk çocukları üniversitelerde okuyamasın, işçi-memur karın tokluğuna çalışsın,

işsizler ordusu çoğalsın, açlık, yokluk, yoksulluk olsun.

Parababaları ve onların etrafında kümelenmiş bir avuç azınlık doysun, lüks

içinde yaşasın, zevk-ü sefa sürsün.

Ama egemenler, burjuvalar öyle istedi diye yaşam öyle devam etmez.

Galile, dünyanın döndüğünü açıkladı diye Ortaçağın Engizisyon Mahkemelerinde

yargılandı. İşkenceler gördü, tehdit edildi. Hatta Dünyanın dönmediği

konusunda açıklama yaparsa affedileceği söylendi. Galile buna uydu ve

affedildi.

Oysa dünya dönüyordu. Bugün dünya dönmüyor diyenleri en yakın akıl

hastanelerinde ağırlıyorlar, onlara meczup diyorlar.

Marks, kapitalizmin yüzündeki peçeyi kaldırdı, yani Kapitalist düzendeki

Artıdeğer sömürüsünün mekanizmasını bilimsel olarak ortaya koydu. Artıdeğer

sömürüsü artarak bütün hızıyla devam ediyor. İşçiler her şeye rağmen

örgütleniyorlar, sendikalılaşıyorlar, toplusözleşmeler imzalıyorlar. Geçmişlerine

sahip çıkıyorlar, 1 Mayıs’larda alanları dolduruyorlar. Marksist gruplar

akıllarını başlarına devşirseler İşçi Sınıfı partili de olacak, tüm toplumu

kucaklayacak ve güçlenip devrimi yapacaklar.

Öğrenci gençliğimiz YÖK yasasına rağmen demokratik mücadeleden geri

durmuyor. Her türlü tehdite, işkenceye, kötü muameleye rağmen meydanları

doldurmaya devam ediyor.

Sağlık çalışanları ha keza sorunlarına çözüm arıyorlar, kamu çalışanları her an

ayaktalar, çözüm bekliyorlar.

Kısaca toplumun bütün kesimleri beklemedeler, bir avuç Parababasının dışında

hiç kimse bu gidişattan memnun değil. Memnuniyetsizliklerini her fırsatta dile

getirmeye çalışıyorlar.

Hani Osmanlı döneminde Padişah ha bire zam yapıyor, jurnallerine de halk ne

yapıyor? diye kontrol ettiriyormuş. Jurnaller her seferinde “durum kötü halkın

suratı asık” diyorlar, Padişah da “iyi... iyi... tehlike yok” diye onaylıyormuş.

Tabiî bu arada yeni zamlar ve uygulamalar yürürlüğe konmaya devam ediyor.

Bir gün gelmiş, Jurnaller “durum iyi, halkın yüzü gülüyor” demişler. Padişah

hemen toparlanmış “halkın yüzü gülüyorsa durum vahim, demek ki çözümü

buldular.” demiş.

Evet bugün Parababalarının uygulamalarından dolayı halkımızın yüzü asık, ama

yüzünün güleceği günler yakındır.  

Bütün doğa olaylarında olduğu gibi bir birikim, bir atlayış anı vardır. Suyu

ateşin üzerine koyunca 1-3-5-10-50-90 derece olur. 100 derece olduğunda

kaynamaya başlar. Halkımızın deyişiyle, o noktadan sonra “akacak kan damarda

durmaz”.

Elbet bir gün bu gidişe dur diyeceğiz.

Elbet bir gün haramilerin saltanatını yıkacağız.

 1 Mayıs Marşı’nda söylediği gibi;

Gün gelir zorbalar kalmaz gider.

Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider.
 
 Devrimci Mücadele

Kategori: Kültür - Sanat
              Toplum
gülümsevi tarafından gönderilen tüm yazılar
Bu yazı 24/06/2008 tarihinde yayınlandı. ilvat tarafından 15/07/2008 tarihinde güncellendi. 124 defa görüntülendi.
YORUM BIRAKIN
ETİKETLER



Bu yazıyı arkadaşına gönder
Kimden : Kime :
Günlük | Medya | Haftalık | KitapTanıtım | Sizden | yaryayinlari Ana Sayfa | Forumlar | RSS
© 2006 Azbuz.com. Her hakkı saklıdır. Blog tutmak ve site yapmak için Türkiye'de bir numara.