12 Eylül geldiğinde lise öğrencisiydim 12 Eylül tüm ağırlığıyla geldiğinde lise öğrencisiydim. 12 Eylül’ün küçük bir lise talebesi olarak bize öğrettiği ilk şey kitapların tehlikeli olduğuydu. Kitaplarımızın bir kısmını gömmüş, bir kısmını yakmıştık. Bizim zararsız gördüğümüz bir kısmını ise, dolapları-sıraları arayan askerler, polisler zararlı bulup elimizden almıştı. Yaşar Kemal, Orhan Kemal kitapları, Rus romanları vs. hepsi sakıncalı kitaplardı. Bir tek Arnavut partizan savaşını anlatan “Komiser Memo” sakıncasızdı, arama yapanlar ona dokunmamıştı. Sokaklar tanklarla zapt edilmişti. Her tarafta boy boy “arananlar” listeleri asılmıştı. Kiminin kardeşi, kiminin amcası, kiminin kızı-oğlu… Her şehir, kendi evlatlarına yasaklanmıştı adeta. Bazı arananlar listelerinin altına, hangi muzip kalemler “yerini biliyorum ama söylemem” yazılarını, hangi gizli zamanlarda yazmışlardı şaşıyorduk. Şehirler kendi evlatlarına, kendi seslerine yabancılaşmıştı. Grevdeki işçi sesleri susmuştu, hakları için yukarı kalkan işçi yumruğunun kolu kıvrılıp kelepçelenmişti. Sendikacılar, sermayeye koşulsuz teslimiyet için, önce sıkıyönetim komutanlıklarına teslim olmaya çağırılmıştı. Kuyrukların uzağından dolaşıyorduk. Öğretmen dernekleri, gençlik dernekleri kapatılmıştı. Hak, özgürlük, demokrasi, eşitlik isteyen öğretmenler, gençler susturulmuş, işkencehanelerde ölesiye bağırmaya davet edilmişlerdi. Onların sesleri yerini, Kenan Paşa’lı yeni mitinglere bırakmıştı. Lise talebeleri olarak bu mitinglerden kaçma imkanımız yoktu, zorunlu katılımcılardık. Bazılarımızın tuvalete saklanarak mitinge katılma görevini atlamaya çalışmasını, kendi başının yanmasından korkan öğretmenlerimiz her tarafı titizlikle arayarak boşa çıkarmasını biliyordu. Kenan Paşa; mitinglerde Kuran sureleri okuyor, vallahi de billahi de, kendileri bu darbeyi yapmasa idi, başkalarının sosyalist devrim yapacağını, anlatmaya çalışıyordu. Dili döndüğünce ve hatta bazen de kanıt göstererek. Bugünden baktığımızda en gülüncü de, herhalde, bazı binbaşılar, albaylar tarafından verilen konferanslardı herhalde. Bu sözde konferanslarda; sosyalizmin demir perde ülkelerinde uygulanan insanlık dışı bir düzen olduğu, burada yaşayanların ve sosyalistlerin, bir de bölücülerin ana-bacı tanımaz sapkın kişiler olduğu yönündeki bilimsel düşünceler(!) ve tarihi gerçekler(!) anlatılıyordu. Evet; 12 Eylülcüler yargılansın! Onlar, yüz binlerce insanın gözaltına alınıp işkence görmesinden, yüzlerce insanın işkencede öldürülmesinden, gözaltında kayıplardan, birçok genç devrimcinin idamından, filmlerin-kitapların yasaklanmasından, sansürden, yüz binlerce insanın kendi topraklarından kopup mülteci haline gelmesinden sorumludurlar. 12 Eylülcüler insanlığa karşı suç işlemişlerdir ve insanlık suçları, zamanaşımına uğratılamaz. 12 Eylülcüler, işçi sınıfına, emekçilere karşı suç işlemişlerdir. Grevleri yıllarca yasaklamış, sendikaları kapatmış, malvarlıklarına el koymuş; dizginsiz sömürünün koşullarını yaratmıştır. Uluslararası sermaye için özelleştirmelerin yolunu açmış ve dikensiz gül bahçesi yaratmıştır. 12 Eylülcüler yargılansın! Yalnızca Paşalar değil, bu komedi konferanslarla küfür ve aşağılamayı, safsatayı, iftirayı, bilim diye yutturarak genç beyinlere şırınga etmeye çalışan binbaşılar, yüzbaşılar, albaylar da yargılansın!
Yıldız İmrek Koluaçık |